Altı yaşında ayrıldığı topraklara yıllar sonra geri döndü Burhan Çakan. Yol uzundu ama yolculuk asıl olarak içine doğruydu. Çünkü bazı yerlere sadece bedeninizle değil, yüreğinizle de dönersiniz. Doğubayazıt işte öyle bir yerdi.
Kışın buzlarıyla, yazın tozlarıyla büyüyen çocukların memleketi… Geceleri sobanın başında ısınan, gündüzleri taşların ardına saklanan hayallerin toprağı. Ağrı Dağı'nın gölgesinde büyümek, bir yanıyla devasa bir yalnızlığa alışmak, öte yanıyla taşla, rüzgarla, kederle konuşmayı öğrenmekti.
Şehre ilk adımını attığında gözleri İshakpaşa Sarayı’nı aradı. Zamana meydan okuyan bu yapı, hâlâ dağın yamacında aynı ihtişamla duruyordu. Sarayın taşları sessizdi ama çok şey anlatıyordu. Ahmed-i Hani’nin türbesi hemen yanı başındaydı; bu topraklara yalnızca mimari değil, fikir de bırakmıştı. Onun kaleminden çıkan Mem û Zîn, sadece bir aşk hikâyesi değil, halkın kaderiyle özdeşleşmiş bir yazgının aynasıydı. Hani'nin gölgesinde söylenen dengbêj kilamları, dağın eteklerinde yankılandıkça, taşlar bile susmayı öğrenmişti.

Yola devam ettik. Meteor Çukuru karşımıza çıktı; gökten düşen bir yaranın iziydi o. Toprak susmuştu ama derindi. Daha ileride Nuh’un Gemisi silueti... Efsanenin ete kemiğe bürünmüş hâli gibi duruyordu. Eteklerinde hayvanlar otluyordu, tıpkı yüzlerce yıl önceki gibi. Sonra Buz Mağaralarına uğradık. Yaz günü nefesimizi kesen bir serinlik... Doğanın derinlerden konuştuğu yerlerden biriydi. Ve Balık Gölü — suyu durgun, sesi sessiz, ama içi hayat dolu. Göl, belki de bu coğrafyanın en güzel yansımasıydı: dışarıdan sakin, içeride kımıl kımıl.
Doğubayazıt yalnızca doğa ve tarih demek değildi. Gürbulak Sınır Kapısı’na doğru yöneldik. Tırların, şoförlerin, bavulların ve umutların buluşma noktasıydı burası. İran sınırına açılan bu kapı, Doğubayazıt’ı sadece bir ilçe değil, bir geçit kılmıştı. Sınırda yaşamak, belirsizlikle birlikte yaşamayı öğrenmekti. Ama aynı zamanda geçim demekti; mazot, şeker, çay, tekstil… Her biri bir hayat hikâyesi taşıyordu.
Burada yalnızca mal değil; yolculuk, özlem ve insanlık taşınır. Tır sürücüleri, sadece direksiyon sallayan insanlar değil; yolların filozofları gibidir. Kimi zaman araçlarındaki küçük dolapları açıp, tanrı misafiri olan bir yabancıya sofralarını paylaşan o sürücüler… Üzerinde hiç tanımadığı insanların oturduğu plastik taburelerde, bir kutu konserve ya da sıcak bir çayla kurulan kardeşlik sofraları… İşte burası sadece sınır değil, sınırların eridiği yerdir.

Bu topraklar yalnızca İshakpaşa Sarayı’yla değil, dağlarıyla da konuşur. Tendürek Dağı, bazen pusun ardında saklanan, bazen sisleri yaran o haşmetli siluetiyle Doğubayazıt’ın göğünde bir gözcü gibidir. Volkanik yapısıyla bölgeye hem korku hem bereket getiren bu dağ, kimi zaman bir efsane, kimi zaman da göç yollarının sessiz şahididir.
Ve bir yüksekliğe çıktığınızda, tepeden bir kuş bakışı kadar yakın görünen başka bir memleket uzanır önünüzde: Iğdır Ovası. Sanki bir tablo gibi serilmiş, yeşilliğiyle bölgenin sert yapısına bir yumuşaklık katmıştır. Doğubayazıt’tan bakan biri için, Iğdır yalnızca bir il değil, başka bir ritmin yansıması gibidir — bereketin ve tarımsal zenginliğin soluk soluğa komşusu.
Uzaklaşmadan, biraz daha batıya yöneldiğinizde ise başka bir mucizeyle karşılaşırsınız: Diyadin Kaplıcaları. Doğunun soğuk ve sert havasına inat, yer altından yükselen şifa… Sıcak sularıyla yalnızca beden değil, ruh da dinlenir burada. Eskiden beri romatizmal hastalıkların devası olarak bilinen bu kaynaklar, bölge halkı için hem şifa hem de huzurun adresidir.
Ve elbette, bu toprakların tadı da başka bir hikâyedir.
Doğubayazıt mutfağı; dağlarla, iklimle ve göçle yoğrulmuş kadim bir damak mirasıdır. Abdigör köftesi, sadece bir yemek değil, zamanın içinden süzülüp gelen bir gelenektir. Dana etinin dövülerek hamur kıvamına getirilmesiyle yapılan bu köfte, sabırla hazırlanır, sevgiyle sunulur. Tava kebabı ise taş fırınlardan çıkan ve dumanı üzerinde bir ziyafettir. Paça çorbası, sabah sofralarının vazgeçilmezidir; soğuğa karşı sadece beden değil, ruh da ısınır onunla.
Van Gölü'nden çıkan inci kefalinin salamura hali, ya da bölgedeki adıyla tuzlu balık, Doğubayazıt sofralarının sessiz yıldızıdır. Tadı kadar hikâyesi de olan bir lezzet.
Ve unutulmamalı: sınır ticaretinin vazgeçilmez pasajları...
Doğubayazıt’ın çarşılarında sadece mal satılmaz; hikâyeler değiş tokuş edilir. İran’dan gelen halılar, Türkiye’den giden beyaz eşyalar, kumaşlar, çay kutuları, elektronik cihazlar... Her biri bir geçimin, bir umudun ve bir komşuluğun izini taşır.
Bu sokakları gezerken başka bir değişim daha çarpıyor insanın gözüne: O eski toprak damlı evler, artık yerini betona bırakıyor. Küçük, şirin ve kendine özgü yapılar birer birer kayboluyor. Şehir artık göçle birlikte kabına sığmamaya başladı. Beton yükseldikçe, doğallığın geri çekildiğini hissediyor insan. Kim bilir, belki bir gün yine geleceğim bu topraklara… Ama karşılaştığım Doğubayazıt bambaşka bir çehreye bürünmüş olacak. Bugünleri özlemle yad ederken, o yeni kentin içinde eski çocukluğumu arayacağım.
Ve iklim... Soğuktur Doğubayazıt’ta. Rüzgar keskin, kar uzun solukludur. Ama ne kadar sert olursa olsun, insanı o kadar sıcaktır. Misafirlik hâlâ önemlidir. Her ev, kapısını açmaya hazırdır. Yabancı, burada çabucak 'biz'den biri olur. Bir çayla başlar tanışıklık, bir yufka ekmekle paylaşılır hikâyeler.
Ve oralarda bir yerde, taş bir evin duvarında, hâlâ bir dengbêjin sesi yankılanıyordur. Bir düğün, bir yas ya da sadece bir anlatı için söylenmiş bir kilam… Halk ozanlarının sesiyle büyüyenler, unutmazlar sözün gücünü. Çünkü bu topraklarda yazıdan önce ses vardı. Ses, hafızaydı.














Çok güzel tarif etmişsin yüreğine emeğine sağlık güzel yürekli BURHAN abim