Bu güzelim ülkede bir zamanlar “nasıl daha iyi yaşarız” diye konuşurken, bugün artık “nasıl yaşayacağız” sorusuna gelmiş olmamız bile çok şeyi anlatıyor.
Çünkü son yıllarda yaşadıklarımız, acılarımızı birer haber başlığına sığdıramayacak kadar büyüttü. Bir yanda sofraya oturduğu yemekten zehirlenip hayatını kaybeden insanlar… Bir yanda işçilerin sağ dönmeyi başaramadığı fabrika yangınları… Peş peşe gelen uçak kazaları, yitirdiğimiz şehitler… Bitmeyen trafik kazaları, şehirleri abluka altına alan çete çatışmaları… Kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri… Borç yüküne ezilip yaşamına son veren gençler, babalar, anneler… Töre cinayetlerinden ailelerin dağıldığı vakalar… Tüm bu yaşananlar bize aynı soruyu sorduruyor: Bu ülkede yaşamak neden bu kadar zor, ölmek neden bu kadar kolay? Bir diğer acı gerçek ise şu: Yetkililerin çok olduğu ama sorumluların bir türlü bulunamadığı bir düzen içinde savruluyoruz.
Her olaydan sonra komisyonlar kuruluyor, araştırma dosyaları hazırlanıyor, raporlar yayınlanıyor… Ama iş prosedüre sıkışıp kalıyor; sonuç ise çoğu zaman belirsiz. Bu sessizlik, bu duyarsızlık… Hiçbir hayra alamet değil. Çünkü vicdanın sesi her zaman bedenden ağırdır; sustukça daha çok çöker, sustukça daha çok yaralar. Oysa bizim çocukluğumuzda sokaklar güvenliydi. Güle oynaya dolaşır, mahalle mahalle gezer, koca gün dışarıda kalırdık. Annelerimizin bize kızarken bile kullandığı o tabir hâlâ kulaklarımızda: “Tam olmuşsun sokak çocuğu!” Bugün ise çocuklarımızı korumak için yüksek duvarlı sitelere, güvenlikli binalara, kapalı kapılara sığınıyoruz. Fanuslara hapsettiğimiz çocuklar, aslında toplumun ne kadar büyük bir sosyolojik çöküş yaşadığını gösteriyor.
Peki bu çöküşe nasıl izin verdik? Cevap aslında basit: Duyarlılığımızı kaybettik. Tepkilerimizi yitirmeye başladık. Sessizliği normalleştirdik. Ancak artık susmayalım derken sokaklara dökülmekten değil; Daha duyarlı olmaktan, tepkilerimizi kaybetmemekten, değerlerimizi sahiplenmekten bahsediyoruz. Bu toplum, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla değil; birbirimizin derdine ortak olarak, birbirimize sarılarak, dayanarak ve güç olarak ayağa kalkabilir. Bugün yaşanan acılar, bizi ayrıştırmak yerine birleştirmeli; zayıflatmak yerine güçlendirmeli.
Araştırma kurulları, komisyonlar, raporlar elbette olacak. Fakat artık mesele prosedürleri tamamlamak değil; değerlerimize sahip çıkmak, yaşama hakkını her şeyin üzerinde tutmak zorunlu hâle gelmiştir. Can alanları normalleştirmeden, hep birlikte can verenlerin acısıyla bir arada olmanın, onların bıraktığı sorumluluğu omuzlamanın huzurunu yaşamalıyız. Çünkü bir ülkeyi güçlü kılan beton değil; vicdan, birlik, adalet ve ortak sorumluluktur. Ve bu ülke, bu güzel vatan, ölmenin kolay olduğu değil; yaşamanın değerli, güvenli ve mümkün olduğu bir yer olmayı hak ediyor. Bu kaderi değiştirecek güç de yine bu toplumun kendi ellerindedir. bu yazı güzel dedim buna kapanış paragrafı ekleyelim tamamdır
Unutmayalım ki bu ülkenin gerçek gücü, insanların birbirine duyduğu sevgi ve saygıdır. Birbirimize omuz vererek, değerlerimizi koruyarak ve geleceğe aktararak, bu toprakları yaşamanın değerli olduğu bir ülke hâline getirebiliriz.







